Ergün Arıkdal’ın Otobiyografisi

ÇOCUKLUK YILLARI
“Çocukluğumda, ‚‘Necati‘ adında bir tanıdığımız vardı. Bir gün annem, babam, ben ve Necati Bey bizim evde oturuyorduk. Necati Bey bir ruh daveti yaptı. O gün, ruh çağırma seansıyla ilk kez tanışmıştım ve bu izlenim hiç kaybolmadı. Bayağı bir şeyler oldu, tıkır tıkır cevaplar verdiler. Birini davet ettiler, annem sorular sordu; sonra vefat eden bir arkadaşlarını çağırdılar, ona niçin öldüğünü ve benzer bir şeyler sordular. Ben korkmuştum, o zamanlar tüm perdeler kapalı oturuyorduk. Harp zamanı olduğu için siyah storlar vardı. Hatta camlar da maviye boyanmıştı. II. Dünya Savaşı yıllarında bombardıman ihtimaline karşı ışıklar sızmasın diye böyle önlemler alınırdı. Ben, birileri geliyor mu, diye hep perdelere bakıyordum. Yani o olay benim zihnimde yer etmiştir. Ne fazla ürktüm, ne de fazla cazip geldi, tedirgin bir vaziyette kaldım. Annem, babam da bir şey söylemediler; annem zaten bilmez, babam da inanmadı, ’Yahu,’ dedi, ’Necati’nin işleridir gene, kerata yine bir şeyler yapmıştır.’ “ 

BABASI HAKKINDA
“Babamın da başından bu tarzda birtakım enteresan olaylar geçmiş; Şam’da iken orada bir Arap astrologla görüşmüş, kendisinin durumuna baktırmış. Adam babama ‘Sen burada otur, bana müsaade et‘ deyip odasına çekilmiş. Yarım saat sonra beti benzi sapsarı bir şekilde dışarı çıkan adam, yorgun bir vaziyette neler olacağına dair bir şeyler söylemiş. Zannediyorum adamın bütün dedikleri çıkmış, yani babamın hayatının belli başlı noktalarını anlatmış adam. Bunu bana anlatmazdı ama onun hareketlerinden anlıyordum. Kadere bayağı rızası vardı; başına bir şey geldiği zaman sesini çıkartmaz, dişini sıkardı. Ben bu halini o olaya bağlamıştım. Olacakları genel hatlarıyla biliyordu, kendisine söylenmişti. Bağırmasına, çağırmasına hiç lüzum yoktu. Hangi zamanda ne türlü olaylarla karşılaşacağını genel hatları ile bilir bir özelliği vardı.“

ÖĞRENCİLİK ve GENÇLİK YILLARI
“1947’li yıllarda, Bütün Dünya diye bir dergi çıkardı. Onun içerisinde Fransızların ’Selection’ adlı dergilerinden veya Amerikalıların ’altıncı duyu, ipnoz, geçmiş hayatlar, ruhlarla görüşmek, telepati var mı?’ gibi konularla ilgili dergilerinden seçilmiş makaleler vardı. Bunlar benim hoşuma giden konulardı. Dergiyi alabilmek için o zamanki çocuk bütçesiyle para ayırırdım.

1950 yılında ağabeyim İstanbul’da, İktisat Fakültesinde okuyordu; ben de Konya’da orta okulda okuyordum. Ağabeyim bir yaz tatilinde Konya’ya geldi; gelirken Ruh ve Kainat dergisini de yanında getirmişti. Dr. Bedri Ruhselman’ın, İstanbul’da yayınladığı dergiydi bu. Onunla ilk defa orta okulda karşılaştım. Onu okudum, tabi yarısını anlamadım. O, benim için kutsal kitap gibi bir şey olmuştu; her şey onun içindeydi.

Daha sonra lise tahsilim için İstanbul’a geldim ve yatılı olarak İstanbul Erkek Lisesi’ne girdim. Bu konularla ilgili bilgilerimi artırmak için orada daha çok imkan buldum. Hafta sonları dışarı çıkar ve doğru sahaflara giderek kitaplar arardım. Lise sona doğru bu konuyla ilgili Fransızca kitaplar da biriktirmeye başladım çünkü Fransızca okuyordum ve Fransızca öğrenmeyi kafama koymuştum. Elime birkaç tane kitap geçti. Hem onları okudum hem de yazarın yararlandığı kitapları bulmaya çalıştım, birçoğunu da buldum. Sonra lise bitti, 1957’nin Ekim ayında fakülteler açıldı.“ 

M.T.İ.A. DERNEĞİNE GELİŞİ
“Liseden bir arkadaşım vardı ve benim bu konularla ilgilendiğimi biliyordu. Ben de derneği arıyordum ama İstanbul’da nerede olduğunu bilmiyordum. ’Talebelikten çıktın artık, şimdi üniversitelisin, vaktin de var, gidebilirsin’ diyordum kendi kendime. Bir gün bu arkadaşım geldi ve ’Beni çok enteresan bir yere götürdüler geçen hafta’ dedi. ’Nereye gittin?’ dedim, ’Garip bir yere; biz, şu ruh cemiyetine gittik.’ dedi, ’Yok ya.’ dedim, ’Nerede bu? Beni götürür müsün?’ Ertesi perşembe akşamı onunla Beyoğlu Billurcu Çıkmazı’ndaki ilk derneğe, Dr. Bedri Ruhselman’ın tuttuğu derneğe gittik ve ondan sonra da ben o işin peşini bırakmadım çünkü bilgi edinmem lazımdı.İki senem okumayla, araştırmayla geçti. Derneğin kütüphanesinde Ruh ve Kainat’ın son sayılarını ve Dr. Bedri Ruhselman’ın diğer yayınlarını buldum. Hem fakülteye gidiyordum, hem Fransızca çalışıyordum, hem de bu konuları okuyordum. Sonra yavaş yavaş derneğe yeni insanlar gelmeye başladılar. Rahmetli Suat Tahsuğ’la da o dönemde tanıştık. Fransızca bilen bir hanım arkadaşımız, yabancı dil bildiği için bir bankanın kambiyo servisinde çalışıyordu. O sırada Suat Bey de şef muaviniymiş. Bir sohbet sırasında hanım arkadaşımız metapsişik konularla ilgili olarak derneği anlatmış. Suat da bu konularla ilgilendiği için derneğe gelmeye karar vermiş. Ben büyük bir sempati duydum kendisine, benim en iyi dostumdu. Benden sekiz dokuz yaş büyüktü. Bana çalıştığı yeri söyledi ve ’Vaktin olursa uğra, çay kahve içeriz’ dedi. Ben de arada sırada ona uğramaya başladım. Derken kimsenin haberi yokken bir proje oluşturmaya başladık. Ona dedim ki,’Gel biz seninle seminerimsi bir şey yapalım. Senin çok iyi Fransızcan var, benim ki o kadar iyi değil. Bende, Jose Luov’un Herkes İçin Medyomluk diye güzel bir kitabı var. Herkesi cezbeder.’ Biz hemen sekiz on kişilik bir grup oluşturduk. Nasıl bir çalışma yapacağımızı arkadaşlara anlattık. Bir canlılık oldu, grup büyüdü ve biz on, on iki kişi olduk. Suat Bey okuyor ve hemen türkçeleştiriyordu. Biz de not alıyor ve arada toplanıp alınan notlar üzerinde çalışıyorduk.

Derneğe 1957’nin Aralık ayında geldim, 1958’in baharında bu işleri başlattım ve o günden beri bu iş hiç bitmedi. Ondan sonra o arkadaşlarımızla işleri daha da büyüttük. Bizim bu çalışmaların hemen etkisi oldu. Nereden duydularsa, ’Biz de katılacağız, bizi de alın aranıza’ diye talepler olmaya başladı. ’Gelin, neredeydiniz şimdiye kadar?’ dedik ve birçok insan derneğe akın etti. Ondan sonra çok güzel bir ahenk içerisinde dersleri başlattık ve bu sefer işleri programlı derslere döktük. Ben arkadaşlara Ruh ve Kainat’tan konferanslar hazırladım. Önce kendim başladım, ondan sonra Suat Bey, Feridun Tepeköy Bey ve Abidin Bey vb. bu işe başladılar. Birinci cildi altıya böldük ve her hafta bir kişi kendi üzerine düşen bölümü aktardı; birinci cildi altı haftada bitirdik. Ondan sonra geldik öbür cilde ve halka çıktı otuz, kırk kişiye. Böylece 1958’i bitirdik. Ondan sonra, 1959 yılında iş artık oldukça gelişti. Bu sıralarda Adnan Bey ve başka arkadaşlar geldiler. Biz de başka çalışmalara başlarken dersleri onlara havale ettik. Konferansların çeşidi ve konferansları vereceklerin adedi arttı.

O senelerde Jale Gizer hanım teyzesiyle birlikte derneğe geldi. Jale, perşembe konferansından evvel geliyor, içerideki odada oturuyor ve diğer insanlar gelince hemen bir sohbet açıyordu. Ortaya bir fikir atıyor ve konferanstan evvel herkesin en az bir saat pür dikkat bu konuyla meşgul olmasını sağlıyordu. Ona dikkat ettik, işi gayet güzel götürdüğünü gördük ve arkadaşlarımızın böyle bir çalışmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek bir seminer düzenlemeye karar verdik. Cuma günü seminer günü oldu. Bu sefer derneğin kendi üyeleri kendi aralarında konuşmaya başladılar; çok güzel çalışmalar oldu.

Bu arada bir de şifa ekibi meydana getirdik. Şifa ekibini meydana getirdikten sonra, birçok arkadaşımız üzerinde medyomluk araştırması yaptık. Tam yetişmiş bir şifacı medyom yoktu ama herkesin büyük bir samimiyeti, büyük bir isteği vardı. Üç, dört kişilik gruplar halinde üç ayrı odada çalışıyorlardı. On kişilik bir şifacı ekibiyle devam eden çalışmalarımız iki, iki buçuk sene, 1962’nin baharına kadar sürdü. Şifa ekibi İngiltere’deki şifacı Henry Edwards ile ilişkideydi, birtakım hastaların kayıtlarını oraya yolluyorduk yani İngiltere’den, uzaktan tedaviye alınan hastalar da vardı. Şifaya çok büyük bir ilgi oldu, kartoteks tutmak zorunda kaldık. Talep o kadar fazlaydı ki hastalara bir, bir buçuk ay sonrasına sıra veriliyordu. Sonuçta, çeşitli çalışmalar vesilesiyle küçücük dernekte elli, altmış kişi biraraya gelmişti ve bu şimdiye kadar hiç yaşanmamış bir durumdu. Tabi bu arada medyonomik çalışmalar da yapılıyor, tebliğler alınıyor, işlerimiz ilerliyordu. 1962’de bir seçim yaptık, Refet Bey başkanlıktan ayrıldı. 1967’de ben başkanlığa geçtim.“

Üstat Bedri Ruhselman Üzerine
“Büyük üstat Ruhselman’la olan hatıralarımın adedi çok azdır çünkü ben derneğe geldiğim zaman 1957 yıllarının sonuydu. Kendisi 1955-1956 yılları arasında, evinde özel çalışmalarını devam ettirebilmek için dernekten istifa edip ayrılmıştı. Dolayısıyla dernekte kendisini görmem mümkün olmadı. Fakat diğer arkadaşlarla beraber yapmış olduğumuz etkinlikler sonucunda kendisine ulaştırılan bilgiler Bedri Bey’in çok hoşuna gitmiş olmalı ki, bizlerle görüşmek istedi. Ve bir gün aşağı yukarı 6-7 kişi hep beraber, onun Harbiye, Çayır Sokaktaki evine gittik.

Ev gayet mütevazıydı; evde küçük bir salon, onun yanında bir oda, küçük bir mutfak, yan tarafta bir gardrop ve seyyar bir yatak vardı. Salonu kitaplarla doluydu. Çalışma masasının üzerine gelen kısmın tavanında, iplerle ucu duvardan duvara tutturulmuş beyaz bir bez geriliydi. Bu bez, kömür ve odun sobası beraber yandığı için oluşan bazı ufak odun-kömür kurumlarının kendisinin üzerine dökülmesine engel oluyordu yani bir koruyucu vazifesi görüyordu.

Bizimle 5-10 dakika kadar konuştu, hal hatır sordu, isimlerimizi sordu. Sonra, bizler için bir konuşma hazırladığını söyledi. Teybi dinlediğimiz müddet boyunca kendisi tam karşımda oturuyordu, diğer yanda da tanıdığımız arkadaşlarımız vardı. Mesela Erol Sevil vardı, Refet Kayserilioğlu vardı, Enver Ölçerman bey ve benim gibi yeni gelmiş olan Suat Tahsuğ vardı. Birkaç kişiydik; zaten içerisi daha fazlasını almazdı. Ancak bizi alabilecek kadar küçük bir yerdi.

O dinlediğim banttan aklımda hiçbir şey kalmadı ama o sırada hiç unutamayacağım bir fenomen yaşadım. Önce, Üstadın bulunduğu nokta aydınlanmaya başladı. Ben bunu çıplak gözle görüyordum. Fakat bu aydınlanma öyle bildiğimiz beyaz renkte değildi. Çok enteresan, çok tatlı bir eflatun ile pembenin karışımı bir renkti ve küresel bir şekilde giderek genişliyordu. Ben, ‘Acaba, çok aşırı bir konsantrasyon içerisinde bulunduğum için görme halüsinasyonuna mı uğruyorum?’ diye kendimi devamlı olarak ikaz ediyordum. Hatta bir elimle de mütemadiyen öbür elimin parmaklarının sıkıyor, kendi elime çimdikler atıyordum; dalgınlık ya da rölaksan bir durumdan yararlanılmış olmasın, diye uyarmalar meydana getiriyordum. Halbuki yaşadığımın bunlarla hiç alakası yoktu. Gözlerimi kapıyordum, açıyordum fakat yine aynı şekilde, giderek büyüyen ışıklı küreyi görüyordum. Nihayet artık mücadeleden yoruldum ve sadece seyretmeye başladım. Küre giderek büyüdü, büyüdü, bütün odayı kapladı. Bütün bir oda eflatunla açık pembe arası fevkalade tatlı bir renk içerisinde kayboldu. Sadece Bedri Bey’i ve sesini işitiyordum, etrafta başka hiçbir şey yoktu. O ışık küresi, o konuşma esnasında mütemadiyen durdu. Konuşma bittikten sonra aniden bu renk küresinin ortadan kaybolduğunu gördüm. 

İlk karşılaşmamızda yaşadığım bu fenomeni ben o zamanki bilgi ve tecrübeme göre fazla derin bir şekilde yorumlayamamıştım. Bu fenomeni iyice açıklayabilecek bir bilgiye sahip değildim.

Üstatla bir başka görüşmemiz, daha doğrusu yakınlaşmamız, Eminönü öğrenci lokalindeyken gerçekleşti. Üstat, Eminönü öğrenci lokalinde Adana, Ceyhan ve o yörenin diğer şehirlerinde meydana gelen sellerle ilgili olarak insanları bilgilendirmek istiyordu ve bu amaçla bir toplantı tertiplendi. Bu toplantıda kendisine bu olayların ihbarını yapan medyom Mehmet Fahri Öğretici eşlik ediyordu. Mehmet Fahri’yle daha sonra yaptığım görüşmeden öğrendiğime göre, kendisi kesinlikle kürsüye çıktığını hatırlamıyordu. Yani Mehmet Fahri trans halindeyken, gözleri açık bir vaziyette kürsüye çıkarak bir tebliğ vermişti. Gerçekten de çok güzel bir tebliğdi. Biz o gün o konuşmayı güzel bir konuşma olarak kabul etmiştik çünkü hiç birimiz Mehmet Fahri’nin trans halinde olduğunu bilmiyorduk.

İşte o olaylar olacağı esnada Ruhselman’a bazı notlarının altını çizebilmesi için kırmızı kalem gerekmişti. Kırmızı kalem istediler, ben de yerimden kalkıp kulise geçtim ve kendisine bir kalem verdim. Teşekkür etti ve başladı notlarının altını çizmeye. Orada bir yakın temasımız oldu. Ondan sonra onun konuşmalarını dinledik tabi. Mehmet Fahri’nin konuşmaları bittikten sonra kendisi kürsüye çıktı, gayet heyecanlıydı. Durumu, oraya gelenlere, gazetecilere anlattı; işin içinde hiçbir oyun, sahtekarlık bulunmadığını açıkladı. Ve ayrıca cebinden kullandığı kalp ilacını da çıkararak, ’Bakın, ben bununla yaşıyorum yani size karşı herhangi bir beşeri zaaf içinde bulunmam mümkün değil. Takviyeli kalp ilacıyla yaşayan birinin yalan söylemesi gerekmez.’ dedi ve Mehmet Fahri’nin vermiş olduğu tebligata paralel bir tarzda kendi düşüncelerini ifade etti. Türkiye üzerinde gerçekten de büyük bir ışığın, büyük bir güneşin doğacağını, doğmakta olduğunu büyük bir heyecanla ifade etmişti. O gün bu konuşmalardan bütün eski ve yeni arkadaşlarımız, bilhassa yeni arkadaşlarımız çok etkilenmişti fakat hala -öyle zannediyorum- meseleyi tam anlamıyla kavrayamamıştık. Yani bunlar neye atıfta bulunmak üzere yapılıyordu? Biz sadece ruhsal bir kudreti, kehanet kudretini ve Ruhsal İdare Mekanizması’nın insanlara bu derecede yakın bir şekilde kendini tanıtma meselesini ele alıyorduk. Halbuki bütün bu işler, Bilgi Kitabı’nın müjdecisi olarak, başlangıcı olarak ortaya çıkmış oluyorlardı. 

Kendisini bir diğer görüşüm de şöyle oldu: Derneğe gittim fakat dernekte kimse yoktu. Derneğin kara tahtası üzerine, ’Biz Bedri Bey’e gidiyoruz, yardım etmek isteyenler buyursun gelsin.’ diye yazmışlar. Hemen yerimden fırladım, doğru Üstadın evine gittim. Meğer o yazı 2-3 gün evvelinin yazısıymış, o olay çoktan olup bitmiş. Ben içeri girdim, onlar da biraz şaşırdılar tabi. ’Ben’ dedim, ’dernek üyesiyim. Böyle bir haber vardı, ben de geldim.’ Bu sözlerim üzerine bana, o olayın üç gün evvel olup bittiğini anlattılar. Kendisi o sırada bir röpdöşambır giymişti ve kendisine o meşhur ocağının üzerinde portakal suyuyla pelte yapıyordu çünkü rahatsızdı. O ocağın hikayesini bilirsiniz. O ocakla ilgili bir örümcek hikayesi vardır:

Ruhselman bir gün çay yapmak için çaydanlığını ocağa koyar ve o sırada gazın yandığı kısımlara yakın bir yerde bir örümcek görür. Meğer örümcek, epeyden beri kullanılmayan bu yeri kendisine yuva yapmış ve yavrulamış. Hayvan yuvasına doğru hamle yapar, ilerler, ayakları yanar, giderek esmerleşmeye başlar, kurşunileşir ve kendisini kaybeder. Yani sırf yavrularını kurtarabilmek için kendisini feda eder. İstese çıkıp gidebilirken bunu yapmaz. Bu olay Üstada çok etki eder; annelik vazifesini yapmakta olan örümceğin kendini vazifesi uğruna nasıl feda ettiğinin, yok ettiğinin bir misalini görür ve vazife anlayışında çok büyük bir değişiklik meydana gelir.

Benim Ruhselman’la olan 3 adet görüşmem bundan ibarettir ve kendisinden şifaen almış olduğum tek bilgi, hep beraber dinlediğimiz banta kayıtlı olan o bir saatlik bilgidir. Onun dışında kendisinin herhangi bir tedrisine nail olamadık çünkü zamanlar uymuyordu. Benim zamanım ile kendisinin zamanı birbirine denk gelmiyordu ki, karşılaşamadık hiçbir zaman. Halbuki benim karşılaşma imkanım olabilirdi çünkü ben lise öğrencisiyken o başkandı. O dönemlerde de derneğe gelebilirdim ama beni getirecek kimse yoktu çünkü yatılı okuyorduk, kolay değildi geceleri dışarıya çıkmak. 1954-55-56 yılları arasında dernekte çalışmalar yaparken belki gelip kendisini dernekte görebilirdim ama bu şekilde münasipmiş, böyle oldu.“

Ruh ve Madde Dergisinin ve İlk Kitabın Yayınlanışı
“Derginin ilk sayısını 1959’un Aralık ayında çıkarttık. O tarihlerde dergiyi büyük bir cesaretle çıkartmak kolay değildi. Bedri Ruhselman daha evvel Ruh ve Kainat’ı çıkartmış ve dergi 18 sayıda kapanmıştı. 

Biz daha evvel, 1958’in sonunda 1959’da teksir yayını yapıyorduk. Ruh ve Madde, teksir yayınları olarak çıkıyordu. Bedri Bey’in hediye ettiği bir teksir makinamız vardı. O dönemde 50 tane basıyorduk; 20 tanesini kendimiz alıyor, 30 tanesini de gelenlere satıyorduk. İlk yazıyı da teknik ressam olduğu için kalemle Mehmet Fahri Ruh ve Madde dergisi şeklinde yazmıştı. Sonra o, dergiye dönüştü. ’Dergi şeklinde çıkaralım,’ dedik ve aramızda para topladık. Hangi 18 sayı, hangi 58 sayı. O zaman başladı, devam etti geliyor.” 

“İlk kitabımız da teksir olarak çıktı. Onun yayınlanışı da çok enteresandır: Derneğin kurucularından Suat Plevne ağabeyimiz vardı; gayet kültürlü, esaslı bir adamdı. Bedri Bey’in Ankara’dan çok eski bir arkadaşıydı. Bir gün Suat Bey bize geldi. Bizim, uzay ve uzaylı varlıklar hakkındaki bütün bilgimiz, Ruh ve Kainat’taki “her yer meskundur“ bölümüyle ve oradaki bir tebliğle sınırlıydı. Prensip olarak, ’Dünyanın dışında da canlılar vardır.’ diyorduk ama başka hiçbir ilişkimiz yoktu, bilgimiz bu kadardı. Derken Suat Plevne ağabey geldi ve bir konferans verdi. Biz uçan daireler hakkında ilk defa bu konferansta bilgi edindik. ’Bu adam boşuna konuşmaz.’ dedik ve ondan sonra biz de bu işin içine daldık. Meğerse onda çok güzel Fransızca kitaplar varmış. Onları aldık ve biz de bayağı bir araştırma yaptık; George Adamski’yi tanıdık, kim ne yapmış, ne etmiş öğrendik ve dergide de bazı şeyler yayınlamaya başladık. 

Bu sıralarda da Erich von Däniken isimli bir Alman yazar –onu o zaman daha Türkiye’de hiç kimse bilmiyordu- İsviçre’de ’Die Weltwoche’ diye bir dergi çıkarıyor. Bu dergiyi okuyan ve fevkalade Almanca bilen Suat abağeyin bir arkadaşı kendisine bu dergiyi tavsiye ediyor. Suat Bey bunu duyunca hemen dergiyi görmek istiyor. Ertesi hafta okuyorlar ve Suat Bey dergiyi çok beğeniyor. Derken konuyu bana açtı. Ben de ’Vallahi biz bundan yararlanmak isteriz ama bizde Almanca bilen yok.’ dedim. O da ’Ben arkadaşıma söylerim; o eski Türkçesini okurken yazar.’ dedi. Yaşlı bir hanım arkadaşımız vardı, Sadiye Hanım. O da eski Türkçe biliyordu, Türkoloji okumuştu, eski edebiyatçılardandı. Sadiye Hanım hemen onu yeni Türkçeye çeviriyordu, biz de çevrilenleri daktilo ediyorduk.

Ve ’İlahlar Kozmonotlar mıydı?’, ilk teksir yayınımız olarak bu şekilde çıkmış oldu. Hemen akabinde teksir olarak da yayınladık. Ondan evvel ’Medyumluk’ gibi başka teksir yayınlarımız da vardı.

Von Däniken’i biz biliyorduk ama başka kimse bilmiyordu. Ve o kitap müthiş satıldı, kapış kapış gitti, biz onu teksir olarak iki üç defa bastık. Von Däniken’in diğer kitapları sonradan çıkmaya başladı ancak herkes hala bizim o tercümeyi arıyor. ’O tercüme bambaşkaydı. Niçin siz bunu bir defa daha basmadınız?’ diyorlar. Basamazdık çünkü patenti alınmıştı. Tanrıların Arabaları diye ilk defa Milliyet’ten çıkmıştır o.

Sadıklar Planı Celseleri Üzerine
“Derneğe girdiğim ilk yıllarda birçok kişi üzerinde medyonomik çalışma yaptık ama istediğimiz gibi bir medyom bulamadık. Bunun üzerine ben kendi üzerimde çalışmaya karar verdim, kendimi bir denemek istedim. Yalnız benim üzerimde öyle herhangi bir tecrübeye ihtiyaç yoktu çünkü biz; Mehmet Fahri, ben, Erol Sevil ve Hazım Akalın, aşağı yukarı 2,5-3 ay süren bir konsantrasyon çalışması yapmıştık. Perşembe günleri celse saat 19.30da başlıyordu, biz 18.00 de gelip celse odasında çalışıyorduk. O kadar da ahım şahım bir çalışma değildi ama bana çok faydası dokundu. Karanlık ve yalıtılmış olan celse odasında kendimize konsantre olabileceğimiz bir şey yarattık. Küçük bir ampulün üzerine siyah bir huni geçirdik, üstünü kapattık, altını da minicik kestik. Ortaya bir nokta ışık, spot ışık çıktı. Onun da altına bir tane çelik bilya koyduk. Işık onun üzerine düşünce bilya inci tanesi gibi, bir yıldız gibi parladı ve biz üç ay boyunca bu ışığa konsantre olduk. Konsantrasyon sırasında o ışık bazen geliyor, bazen de gidiyordu, kayboluyordu. ’Aman’ dediler ’gözünüzden kaybetmeyeceksiniz. Kayboluyor gibi oluyorsa, gözünüzü kırpın tekrar görmeye çalışın, hep onu görmeye çalışın, onu düşünün, başka türlü bir şey düşünmemeye çalışın.’ Bu üç ay zarfında farkında olmadan ben gayet iyi bir şekilde konsantre olma melekemi geliştirmişim. Zihnim gayet güzel bir şekilde hemen odaklanıveriyor, sadece onun üzerinde kalabiliyorum. İşte bu çalışmanın çok faydasını gördüm ben. Bir tek çalışmam budur ve ondan sonra artık olan oldu. O konsantrasyonla transı elde ettim ve devamı kolaylıkla yürüdü. Bilmiyorum nasıl yürüdüğümü ama çuvalın ağzı açıldı ve hiç bilmediğim şeyler boşalmaya başladı.

Önce Refet Bey’le çalıştım. İki, üç defa çalıştıktan sonra celse bir tuhaflaştı. Sorulan sorular yetersiz kalıyordu, odanın içi tıkış tıkış doluydu, nefes alamıyorduk. Küçücük bir yerde on kişi birarada çalışıyorduk ve sadece bir tane pencere vardı. Sonra kendi kendimin operatörü olmaya karar verdim. Soruları kendim soruyordum. Gündüzden hazırlıyordum, açıklanmasını istediğim soruları arkadaşlara veriyordum.

Teksir hemen o gün yazılırdı. Nöbetçi arkadaşlar vardı; biz çıkardık, onlar hemen oturup yazmaya başlarlardı. Ondan sonra müsveddesi düzelir ve ertesi gün de temize çekilirdi. Sadıklar Planı celselerinin ilk bölümü yakıldı. 1959’da başladı o celseler. İlk partisinin yakılmasını istediler ve yaktık, ki Bedri Bey onları incelemişti. Bedri Bey’den o tebliğlerin okeyi alınmıştı ama yakılmasını istediler, yakıldı. 1961’deki ikinci bölümdür.“

BİLGİ KİTABI
“Bilgi Kitabı hakkında bana söylenmiş fazla bir bilgi yok fakat içeriği hakkında sezgilerim vardır. Bunları da Ruh ve Madde dergisinin Sevgili Okuyucular bölümünde zaman zaman ifade etmişimdir. İçeriği hakkında epey güçlü sezgilerim olduğunu sanıyorum.

Elbette ki bu kitapta da her kutsal kitapta kullanılan metot kullanılmıştır. Mesela Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da ’Gelecekte şunlar olacaktır,’ tarzında kehanetler vardır. Bunsuz hiçbir şey yapılmamıştır. O kehanetlerin birçokları çıkmıştır, birçokları da çıkmamıştır. Çıkmamasının sebebi, ya o olayın yaşanmasına gerek kalmamasıdır çünkü artık varlıkların şuur düzeyleri değişmiştir, olayın bir etkisi olmayacaktır dolayısıyla iptal edilir; ya da olay çoktan olmuş bitmiştir fakat onların umduğu tarzda olmadığı için insanlar hala o olayın olmasını beklerler. Kitabın içerisinde kendi kendini tasdik edecek, kendi kendini ispat edecek şekilde geleceğe yönelik çok güçlü kehanetler vardır. Yani bunlar, öyle herhangi bir meleğin, herhangi bir varlığın bilip anlayıp da ifade edeceği şeyler değildir. Çok kapsamlı, çok detaylı kehanetler olduklarını tahmin ediyorum. Kutsal kitap olmakla beraber bir din kitabı olmayan Bilgi Kitabı’nda da kendi kendini tasdik eden, kendi kendini güçlendiren, kendinden menkul deliller vardır. Bunlardan bir tanesi de işte bu kehanetlerdir.

Sonra ayrıca o kitabın bir gücü de her şeyi bir şeyle anlatabilmek kudretine sahip olmasıdır. Bilgi Kitabı’nın, ki bu ismi biz kendimiz koyduk, yoksa onun ismi gerçekte Bilgi Kitabı mıdır, yoksa başka bir şey midir, bilmiyoruz ama biz ona, içerisinde bütün insanlığa yol gösterecek olan kademeli, çok yönlü, her şeyi bir şeyle anlatabilecek kudrette bilgilerin mevcut olduğunu kuvvetle sezdiğimiz için Bilgi Kitabı ismini verdik. Kitap hakkında başka da pek bir şey bilmiyorum. Mevcut olan bir şeye benzediğini zannetmiyorum. Yani mevcutların hiç birine benzemeyen bir şey, bir yapıt. Yeryüzünde şimdiye kadar indirilmiş ne kadar kitap varsa, bilgi varsa, onların hiç birine benzemeyen, başta da söylediğim gibi, her şeyi bir şeyle anlatabilecek güçte olan bir yapıt.

Globalleşme sözcüğü, sadece dünyasal bir globalleşme manasına gelmiyor, bir nevi kozmik globalleşme manasına da geliyor. Sadece dünya varlığının sınırları içerisinde hapsedilmiş değil, onu aşan bir durum var. Diğer kozmik varlıklarla da, kozmik zekalarla da alakalı bir durum mevcuttur. Onlar için de geçerli olan bilgiler mevcut. Görünen ve görünmeyen bütün varlıklar için.“

BİRLEŞTİRİCİ ÖZELLİKTEKİ BİLGİ KİTABI
“Yöre gözetmeden, insan gözetmeden bütün dünya insanlığı için yeni bir bilgi akışı vardır. ’Yaradan’ın karşısında bütün varlıklar eşittir.’ ilkesine uygun olan bir bilgi akışıdır bu. Ve bu bilginin büyük bir kısmı da somutlaşmıştır. Alınan bu bilgi 1960 yılında tamamlanmıştır. Hiçbir yazım hatası olmadan, en ufak bir yoruma tabi tutulmadan, çok büyük bir dünya öğretmeni olan Dr. Bedri Ruhselman tarafından alınmıştır. Bu bilgi bütününe, anlaşmada kolaylık olsun diye ’Bilgi Kitabı’ adı verilmiştir. Kitap, insanlığın aşağı yukarı 2040-2050 yılındaki tekamül düzeyini ele alarak, oraya ulaşmış bir insanın da ihtiyacını karşılayacak bir biçimdedir ve o Bilgi’nin adaptasyonu şimdiden olmaktadır. Bu Bilgi bütün dinsel kitapların doğrularını ele almaktadır. Ayrıca, dinsel kitaplarda bildirilmemiş olan, insanların henüz ihtiyaç duymadığı, kavrayamayacağı, anlayışları henüz o düzeyde olmadığı için, büyük bir teşevvüşe girmelerini önlemek için verilmemiş olan bilgileri de içermektedir. Nitekim dinlerin art arda geliş nedenleri de budur. Tevrat’ın İncil’e, İncil’in Kuran’a bağlanışı, bir külliyatın bağlanışı gibidir, birinde eksik olanı öbürü tamamlamıştır. Ve Kuran hepsini onaylamıştır. Musa’nın şeriatını da, İsa’nın şeriatını da ve kendi şeriatını da onaylamıştır. Sonra da, ’Biz hepimiz aynı ailenin çocuklarıyız, peygamberler kardeştir. Sizlere aynı bilgileri veriyoruz, sizler anlayasınız diye böyle veriyoruz. Aramızda hiçbir fark yok çünkü hepimiz tek bir Allah’a bağlıyız.’ denmiştir.

Bütün peygamberler aslında insanların bir olduğunu ifade etmişlerdir. Üslup farkı olmuştur ama her birimizin üslubu değişiktir. Hangimizin elbisesi hangimize uyuyor, hangimizin yüzü diğerine benziyor? Bu bir üslup farkıdır. Ruhumuza ait bir üslup farkıdır. Yani bedeni kendimize göre değerlendirmişiz. Kendi anne babamızı kendimiz seçtiğimiz için, o da bizim kendi değerlendirmemizdir. Ama temelde bir varlık olarak sevgide, birlik kavramında anlaşırız. Ortak çok yanlarımız vardır; kötülüğü sevmeyiz, acıyı tadarız, hepimiz rüya görürüz, dişimiz ağrıyabilir, saçımız dökülebilir. Ne yaparsak yapalım, biz birbirimizden ayrılamayız. Böyle bir bilgiyi tüm insanlara verecek, kendi benliğini onlara tanıtacak bilgi, Türkiye’de mevcuttur. Bu yüzden Türkiyemizin baştan beri belirlenmiş bir görevi vardır. ’Türkiyemiz’ dendiği zaman, bunun içinde A’sından Z’sine kadar tüm Anadolu insanı bulunmaktadır. Hepsi de kardeş ve arkadaştır. Herkes varlıktır; adı sanı önemli değildir. Ayrımları biz kendimiz yapıyoruz.“



Eklenme Tarihi
09.06.2013 02:21:57